Şahane bir akşam geçirdim. Sabah'çılarla birlikteydim... Aslında toplaştıklarından haberim bile olmayacaktı ama şans diyorum... Her ne kadar geç gitmiş de olsam kısa zamanda pek çok içerek onlara yetiştim. Alen'i görmek de yaradı bana tabi bir Beşiktaşlı olarak, onu gördüğümde nedense huzur geliyor bana, Beşiktaşımın maç kazanması gibi bir duygu kaplıyor benliğimi; az da olsa onun etkisi olmasından zannımca. (Azımsadım ve ayıp mı ettim?)
Neyse konuya dönelim... Alkolleri alıp zihnimizi yerli yerine oturttuktan sonra sıra eve gitmeye geldi tabi. Ufuk'un Peugeot olduğunu sonradan öğrendiğim 3008 diyip durduğu arabasına bindik. Ufuk o sırada uzayda dolaşıyor olduğu için arabayı Tarık kullandı; ben de önde oturdum. Radyodan şu istasyon bu istasyon derken Rock Fm'e takıldım. Geç vakit olmasına karşın henüz hard core çalmaya başlamamıştı. (Şu anda Ozzy Osbourne çalıyor. En son civcivleri çiğnediği klibini izlemiştim. 20 seneden fazla olmuştur zannımca...) Tanımadığım şarkılara rastladım. Tınıları aynıydı ama solo gitar sanki daha ön planda gibime geldi; en sevdiğim şekilde. Üç şarkı üst üste tanımadığım, bilmediğim, duymadığım, hatırlamadığım şarkılar çaldı. Bizim zamanımızda (Yani 'metalci' olduğum 12 yaşımdan itibaren) iki çeşit müzik vardı. Biz hepsine metal derdik. Biri Iron Maiden (ki şimdi çalmaya başladı, bunların hala bir radyo kanalında çaldığı aklımın ucundan bile geçmezdi) ikincisi daha bi ne bileyim Deep Purple tarzı... Biz hepsine metal derdik; metalcilerdik; metalci olmak Metallica'nın One'ını ezbere bilmekten geçerdi... Velhasıl, uzun lafın kısası, yeni rock kültüründe metal gibi dinamik ama gitar solo gibi duru ritimler duydum ben bugün ve şaşırdım. Acaba dedim, eski şarkılar da ben mi bilmiyorum? Ama arabada herkes benimle aynı duyguları paylaşıyor gibi geldi; belki sarhoşluktan. Zira Ufuk pop müzik dinlemek taraftarıydı :o)
Eve geldim velhasıl...
En sevdiğim Mateus'la (Mateuş diye okunur) devam ediyorum...
Sonunda Don Quijote'yi Dulcinea'yla evlendirdim. Sonsuza kadar mutlu olacaklar :o)
25 Temmuz 2009 Cumartesi
15 Temmuz 2009 Çarşamba
Şarap bana yaramadı
Yahu ne güzel yeni bulmuştum kendisini ama erken kaybetmek zorunda kaldım. Zira beni melankolik yaptı. Mutsuz oldum, kederli oldum, geçimsiz oldum. Bunlardan geçimsiz olanı zaten bende hep var, var olmaya da devam edecek ama diğer ikisi civarımdan geçemeyecek hoşlaşmadığım özellikler.
Peki ben bunu nasıl keşfettim? Uzuuuun şarap içme (hatta bu seansları eve taşıma) döneminde işte bu acayip kılığa büründüğümü gördüm. Tabi bunu şaraba yormadım. Genel olarak yoğunluk, stres, yorgunluk, zamansızlık gibi elimde olmayan durumlardan kaynaklı olabileceğini düşündüm. Ta ki geçen hafta akşam saat 21.30'da Beyoğlu'nun ara sokaklarından gelen kebap kokusunu duyana kadar. Aklıma bir anda rakı içtiğim günlerdeki mutlu ve neşeli zamanlarım geldi. (Mutlu ve neşeliyi ilk defa aynı cümlede kullanıyorum. Çünkü artık aynı anlamlara gelmediğini biliyorum. Heyhat!) Dalıp hemen adanayla bir duble rakımı sipariş ettim. Veeeee budur! Tabi ikinci ve üçüncü duble de geldi ardından; deymeyin keyfime! Hala kendimi daha iyi hissediyorum ve 'tedavi' olduğumu hissediyorum. Her ne kadar Barselona dönüşü dayanamayıp kendime yeni bir Rioja almış olsam da artık şaraplı günler yok. Ya da artık rakısız günler yok. Evet evet bu daha iyi oldu, ikisini de içersem normal bir insan olabilirim...
Peki ben bunu nasıl keşfettim? Uzuuuun şarap içme (hatta bu seansları eve taşıma) döneminde işte bu acayip kılığa büründüğümü gördüm. Tabi bunu şaraba yormadım. Genel olarak yoğunluk, stres, yorgunluk, zamansızlık gibi elimde olmayan durumlardan kaynaklı olabileceğini düşündüm. Ta ki geçen hafta akşam saat 21.30'da Beyoğlu'nun ara sokaklarından gelen kebap kokusunu duyana kadar. Aklıma bir anda rakı içtiğim günlerdeki mutlu ve neşeli zamanlarım geldi. (Mutlu ve neşeliyi ilk defa aynı cümlede kullanıyorum. Çünkü artık aynı anlamlara gelmediğini biliyorum. Heyhat!) Dalıp hemen adanayla bir duble rakımı sipariş ettim. Veeeee budur! Tabi ikinci ve üçüncü duble de geldi ardından; deymeyin keyfime! Hala kendimi daha iyi hissediyorum ve 'tedavi' olduğumu hissediyorum. Her ne kadar Barselona dönüşü dayanamayıp kendime yeni bir Rioja almış olsam da artık şaraplı günler yok. Ya da artık rakısız günler yok. Evet evet bu daha iyi oldu, ikisini de içersem normal bir insan olabilirim...
3 Temmuz 2009 Cuma
Fütüristler
1965–1979 - X Kuşağı: En yaşlısı 43, en genci 29 yaşında. Merdaneli çamaşır makinesi, transistorlu radyo, bantlı teyp, pikapla tanıştılar, kullandılar. Sadakat duyguları duruma göre değişir, daha iyi kariyer imkanları ararlar, çoğu teknolojiyi kerhen, zorunluluktan kullanmaya başladı. Toplumsal olaylara duyarlılar, iş motivasyonları var, otoriteye saygılı ve kanaatkarlar.
Yukarıdaki benim de içinde bulunduğum neslin tanılaması; fütüristlere ait. 1946-1964, 1965-1979, 1980-2003, 2000-2021 olarak dörde ayırmışlar mevzuyu. Ve fakat en az yeri bize ayırmışlar. Genel olarak saptamalarına katılmakla birlikte bizim neslin bu dört dönem arasındaki en şanslı nesil olduğunu düşünüyorum; tabi dezavantajlarıyla birlikte. Zira biz merdaneli çamaşır makinesini de gördük, otomatik çamaşır makinesine de tez zamanda alıştık. Tam bir karma nesliz biz. Ekonomik olarak değil ama ithal ikamesiyle yaşadığımız dönemde tadelle ve elvan gazozla beslendiğimiz oldu, snickers ilkokula yetişmedi. Bizim zamanımızda Yerli Malı Haftası yapılırdı. Herkes evinden yiyecek getirir, hep birlikte yenirdi. Gücümü ilk kanıtladığım yer bu Yerli Malı Haftası olmuştu. Erkekler bile tiksinirken, dağıtılan yumurtayı çiğ çiğ bir kerede atmıştım ağzıma, herkes çok saygı duydu, ta ki sonraki yıl sınıfımıza yeni gelen Adem de bunu yapana kadar...
Otoriteye saygılıyız, evet ama bunun saygıdan değil, otoriteyi bilmemekten kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü bizim zamanımızda ayrımcılık yapıldığını söyleyerek ayrımcılık yapan insanlar yoktu. 4-7 yaş aralığında üç yıl Diyarbakır'da yaşadım. Kimse ben Kürt'üm demedi, zira benim de Türk olduğumdan haberim yoktu. Tatillerde adı bana garip gelen benim yaşımdaki çocuklarla tanışıp nedenini bizimkilere sorduğumda "E o ismi beğenmişler" yanıtını alırdım, kimse "Onlar Ermeni ya da Yahudi demezdi"; onların ana babaları der miydi, bilmiyorum. Şimdi bunları anlatınca, "Korkudan söylemiyorlardı" deniyor; peki biz de mi korkuyorduk?
Velhasıl bu yazdıklarım gibi romantik bir çağda yaşadık biz.
Amaan neyse manasız oldu, bu çağda bunları anlamaya çalışan yok, ben gidip yemeğimi yiyeyim en iyisi...
Yukarıdaki benim de içinde bulunduğum neslin tanılaması; fütüristlere ait. 1946-1964, 1965-1979, 1980-2003, 2000-2021 olarak dörde ayırmışlar mevzuyu. Ve fakat en az yeri bize ayırmışlar. Genel olarak saptamalarına katılmakla birlikte bizim neslin bu dört dönem arasındaki en şanslı nesil olduğunu düşünüyorum; tabi dezavantajlarıyla birlikte. Zira biz merdaneli çamaşır makinesini de gördük, otomatik çamaşır makinesine de tez zamanda alıştık. Tam bir karma nesliz biz. Ekonomik olarak değil ama ithal ikamesiyle yaşadığımız dönemde tadelle ve elvan gazozla beslendiğimiz oldu, snickers ilkokula yetişmedi. Bizim zamanımızda Yerli Malı Haftası yapılırdı. Herkes evinden yiyecek getirir, hep birlikte yenirdi. Gücümü ilk kanıtladığım yer bu Yerli Malı Haftası olmuştu. Erkekler bile tiksinirken, dağıtılan yumurtayı çiğ çiğ bir kerede atmıştım ağzıma, herkes çok saygı duydu, ta ki sonraki yıl sınıfımıza yeni gelen Adem de bunu yapana kadar...
Otoriteye saygılıyız, evet ama bunun saygıdan değil, otoriteyi bilmemekten kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü bizim zamanımızda ayrımcılık yapıldığını söyleyerek ayrımcılık yapan insanlar yoktu. 4-7 yaş aralığında üç yıl Diyarbakır'da yaşadım. Kimse ben Kürt'üm demedi, zira benim de Türk olduğumdan haberim yoktu. Tatillerde adı bana garip gelen benim yaşımdaki çocuklarla tanışıp nedenini bizimkilere sorduğumda "E o ismi beğenmişler" yanıtını alırdım, kimse "Onlar Ermeni ya da Yahudi demezdi"; onların ana babaları der miydi, bilmiyorum. Şimdi bunları anlatınca, "Korkudan söylemiyorlardı" deniyor; peki biz de mi korkuyorduk?
Velhasıl bu yazdıklarım gibi romantik bir çağda yaşadık biz.
Amaan neyse manasız oldu, bu çağda bunları anlamaya çalışan yok, ben gidip yemeğimi yiyeyim en iyisi...
Tatil
Temmuz da geldi. Herkes tatil planı yapıyor, ben de yapıyorum ama 15 Ağustos'a daha çok var. Yase duy sesimi; gidelim Ölüdeniz'e yine güzel güzel. Takılalım, yüzümüzü güneşe dönelim, kolye alalım boncuklardan, tacize uğra sen sonrasında, kremleneyim gün boyu; gölgede kitap okuyayım, sen de güneşin altında uyu, yan cayır cayır, acılar çek gece boyunca, eczaneden gidip yanık ilaçları alalım, turistle (burda turist biz oluyoruz) ilgilenmeyen dükkanlardan alışveriş yapmaya çalışalım, Dalyan'a gidelim; dünyanın en yakışıklı insanını görelim, sonrasında bu en yakışıklının İngiliz çıkmasına hayıflanalım, "Yok canım annesi ya da babası başka millettendir" diyelim, çürük yumurta kokan çamura girelim; ayağımız kaysın, ben söyleneyim sen beni çamurla; sonra çıkıp kendimizi kurutup o iğrenç suyun içine dalalım, Help'e gidip Kübalıları dinleyelim, Margarita içip sarhoş olalım, hep coşalım hep coşalım.
24 Haziran 2009 Çarşamba
şarap 1
Şarap pompası aldım. Ne kadar işe yarayan bir şey bilmiyorum ama artık açtığım şişeyi bitirmek zorunda kalmayacağım. En azından bunu bilmek bile sağlığım açısından iyi :o) Sanırım şarapla aramızda bir şeyler olacak. Artık gazozuna oynamak yok; şarabına...
11 Temmuz'da Barselona'ya gidiyorum yine. Kendime bir sürü şarap alacağım. Ne garip bir alışkanlığa doğru yürüyorum haberim yok...
11 Temmuz'da Barselona'ya gidiyorum yine. Kendime bir sürü şarap alacağım. Ne garip bir alışkanlığa doğru yürüyorum haberim yok...
Yine şarap içtim
Yeni geldim, Leb-i Derya'da Roche buluşması vardı, ona katıldım ve yine şarap içtim.
Aklımda bir sürü şey var. Sürekli içinden konuşur bir vaziyetteyim ve bunlar sırasız, sonsuz ve karmakarışık tümceler halinde değil. Her allahın günü beynimde bayağı bir kompozisyon yazıyorum. Ama aynısını buraya kopyalayamıyorum. Halbuki her zaman yazma yeteneğimin düşünme yeteneğimden daha çok gelişmiş olduğunu düşünürdüm. Oysaki beynime kazılı şeyleri bir türlü istediğim gibi buraya aktaramıyorum. Belki maddeler halinde yazsam daha iyi olur.
1- İçinden çıkılamaz bir iş hali içindeyim ve bundan kurtulmak istiyorum ama yolu yok.
2- Yolu olsa kurtulma eyleminde bulunabilir miyim bilmiyorum.
3- Sürekli, her ortamda hayal kırıklıkları yaşıyorum. Zannımca bunları az gelişmiş egom ve manasız kendime güvenim sayesinde aşıyorum. Aksi takdirde hasta bir insan olabilirdim. Bunun farkındayım çünkü çevremde çok fazla güçsüz insan var ve en küçük bir esintide nereden nereye savrulduklarını görebiliyorum. Ya da belki sevgi ve ilgi budalasılar bilemiyorum.
4- En zayıf anında atılan bir mesajın ne büyük etkisi olduğunu, insanı nasıl ayağa kaldırdığını biliyorum ama o insana bunun karşılığını veremiyorum; bu da ayrı bir mevzu -oysa ki belki de beni en çok o hakediyor-
5- Sıkıldım, zıbarıp yatmaya gidiyorum.
Aklımda bir sürü şey var. Sürekli içinden konuşur bir vaziyetteyim ve bunlar sırasız, sonsuz ve karmakarışık tümceler halinde değil. Her allahın günü beynimde bayağı bir kompozisyon yazıyorum. Ama aynısını buraya kopyalayamıyorum. Halbuki her zaman yazma yeteneğimin düşünme yeteneğimden daha çok gelişmiş olduğunu düşünürdüm. Oysaki beynime kazılı şeyleri bir türlü istediğim gibi buraya aktaramıyorum. Belki maddeler halinde yazsam daha iyi olur.
1- İçinden çıkılamaz bir iş hali içindeyim ve bundan kurtulmak istiyorum ama yolu yok.
2- Yolu olsa kurtulma eyleminde bulunabilir miyim bilmiyorum.
3- Sürekli, her ortamda hayal kırıklıkları yaşıyorum. Zannımca bunları az gelişmiş egom ve manasız kendime güvenim sayesinde aşıyorum. Aksi takdirde hasta bir insan olabilirdim. Bunun farkındayım çünkü çevremde çok fazla güçsüz insan var ve en küçük bir esintide nereden nereye savrulduklarını görebiliyorum. Ya da belki sevgi ve ilgi budalasılar bilemiyorum.
4- En zayıf anında atılan bir mesajın ne büyük etkisi olduğunu, insanı nasıl ayağa kaldırdığını biliyorum ama o insana bunun karşılığını veremiyorum; bu da ayrı bir mevzu -oysa ki belki de beni en çok o hakediyor-
5- Sıkıldım, zıbarıp yatmaya gidiyorum.
21 Haziran 2009 Pazar
17 Haziran 2009 Çarşamba
Futbol seyircisi basketbol maçlarına alınmasın!
Aslında çok daha iyi bir şey yapmayı düşünmüştüm. The Reader'ı izleyecektim ama bilgisayar açmayınca ben de kendimi burda buldum.
Eve geldiğimde saat 10'a geliyordu. Kanallar arasında normalde hiç izlemediğim Sky TV'yi bulmam da zaman alınca Fenerbahçe-Efes Pilsen maçının ancak son 30 saniyesini izleyebildim. Fenerbahçe'nin ev sahibi takım olarak açık renk giymiş olabileceğini tahmin etmeseydim hangi takımın hangisi olduğunu bile anlamama zaman yoktu. Fenerbahçe üç kez atamadı, dört kez reboundu aldı ve sonunda hakem düdük çaldı. Ve aynı düdük sesiyle taraftar da sahaya daldı. Bence Fenerbahçe taraftarı eğitim seviyesi en düşük, en az yaratıcı ve topluma karşı en az duyarlı taraftar ve futbol sahalarında oldukları sürece benim için bir sakıncası yok. Ama basketbol sahasına girdiklerinde çirkin oldukları ortaya çıkıyor ve oraya yakışmıyorlar...
Bütün ülkelerde öyle mi bilmem ama Türkiye'de basketbol taraftarları en elit kesimi oluşturur. İğrençleşen futbol taraftarlarından ya da mayolu kızların bacaklarına bakmaya giden voleybol taraftarlarından çok farklıdır. (Herkes üzerine alınmasın, ben de futbol maçlarına gidiyorum az da olsa, bahsettiğim taraftar tipi ben, sen, o değil) Birincisi basketbol taraftarı kültürlü ve eğitimlidir. Futbol taraftarı gibi basketbolu sokakta oynarken öğrenmemiştir. Araştırmacıdır, istatistik tutar. Futbol taraftarı gibi "8 sene önce size nasıl koymuştuk ama" tadında bakmaz olaya. Kimin kaç sayı attığını, kaç asist yaptığını, maçın en önemli anını bilir, anlatırken de yaşar.
Türkiye'de ilk basketbol taraftarı bu yılın şampiyonu Efes Pilsen taraftarıdır. (Ah be Peter Noumoski sen nassı bi oyuncuydun...) Burda sadece takım tutmaktan bahsetmiyorum. Futboldaki üç büyüklerin taraftarı gibi her maça gider. Tabi insan gibi oturmayı da bilir. Belki vaktiyle Avrupa'da başarılı olmasındandır, belki de basketbol takımları da olan üç büyüklere karşı bir protesto nedeni... Ama böyle bir taraftar Türkiye'de hiçbir basketbol takımına nasip olmamıştır. Burada bir parantez açmakta yarar var. Ankara'da PTT de İstanbul'daki Efes Pilsen kadar sükseliydi bir zamanlar. Adı Türk Telekom olunca kendini biraz da Efes gibi konumlandırdı, tabi Efes seyircisini kapamadı...
Mevzuya dönüp özetleyecek olursak; basketbol taraftarı eğitimlidir, bilet kuyruğunda kavga çıkarmaz, kültürlüdür maç sonunda sahaya sandalye fırlatmaz, devrede arkaya gidip sigara içmez; dışarı çıkar, maç sonunda kavga için beklemez, çoluklarıyla çocuklarıyla gelir; maçı oturarak izler, "İbne hakem" diye bağırmaz, oyunculara ya da antrenöre küfür etmez, taraftarı küfretti diye görevi bırakan başkan yoktur, antrenör de taraftarı beklemez; başarısız olursa kendi isteğiyle gider, taraftar maç izlerken soyunmaz, basketbolda amigo yoktur; sahaya kimse sırtını dönmez, takım gaza getirilecekse bunu herhangi biri yapar, diğerleri ona katılır, kimse basketbol maçına sırf bağırıp deşarj olmak için gitmez; esas mevzu maç izlemektir, bu nedenle de kimse eve dönüp koştura koştura maç özeti izlemek istemez; basketbol programları bu nedenle futbol programları kadar çok değildir, maçın kritiği eve gidene kadar yapılır, ertesi gün en olağanüstü pozisyonlar konuşulur; ki herkes bu konuda hemfikirdir...
Örnekler çoğaltılabilir. Ve fakat arzum ve isteğim başlıkta da belirttiğim gibi basketbol maçlarına futbol taraftarının alınmamasıdır. Peki futbol taraftarı nasıl tanınır? Şimdi "Tipine bakan anlar" diyeceğim ama ileri gitmiş olmak istemiyorum. Hal böyle olunca kapıda birkaç genel kültür sorusu sorulabilir. Genel kültür derken, "Şu andaki Başbakan'ın tam adı", "Türkiye'de hangi para birimi kullanılıyor", "ABD Avrupa'ya ne zaman üye olur" gibi "entelektüel" sorulardan bahsetmiyorum. Mesela "Efes Pilsen bir bira markasıdır, peki Kerem Tunçeri bir votka markası mıdır", "Steps nedir", "Turnike kaç adımla atılır" gibi sorular fazla fazla yeterli olacaktır futbol seyircisini tanımak için.
Lütfen basketbol sahalarına tel konulmadan bu soruna bir çare bulunsun!
Eve geldiğimde saat 10'a geliyordu. Kanallar arasında normalde hiç izlemediğim Sky TV'yi bulmam da zaman alınca Fenerbahçe-Efes Pilsen maçının ancak son 30 saniyesini izleyebildim. Fenerbahçe'nin ev sahibi takım olarak açık renk giymiş olabileceğini tahmin etmeseydim hangi takımın hangisi olduğunu bile anlamama zaman yoktu. Fenerbahçe üç kez atamadı, dört kez reboundu aldı ve sonunda hakem düdük çaldı. Ve aynı düdük sesiyle taraftar da sahaya daldı. Bence Fenerbahçe taraftarı eğitim seviyesi en düşük, en az yaratıcı ve topluma karşı en az duyarlı taraftar ve futbol sahalarında oldukları sürece benim için bir sakıncası yok. Ama basketbol sahasına girdiklerinde çirkin oldukları ortaya çıkıyor ve oraya yakışmıyorlar...
Bütün ülkelerde öyle mi bilmem ama Türkiye'de basketbol taraftarları en elit kesimi oluşturur. İğrençleşen futbol taraftarlarından ya da mayolu kızların bacaklarına bakmaya giden voleybol taraftarlarından çok farklıdır. (Herkes üzerine alınmasın, ben de futbol maçlarına gidiyorum az da olsa, bahsettiğim taraftar tipi ben, sen, o değil) Birincisi basketbol taraftarı kültürlü ve eğitimlidir. Futbol taraftarı gibi basketbolu sokakta oynarken öğrenmemiştir. Araştırmacıdır, istatistik tutar. Futbol taraftarı gibi "8 sene önce size nasıl koymuştuk ama" tadında bakmaz olaya. Kimin kaç sayı attığını, kaç asist yaptığını, maçın en önemli anını bilir, anlatırken de yaşar.
Türkiye'de ilk basketbol taraftarı bu yılın şampiyonu Efes Pilsen taraftarıdır. (Ah be Peter Noumoski sen nassı bi oyuncuydun...) Burda sadece takım tutmaktan bahsetmiyorum. Futboldaki üç büyüklerin taraftarı gibi her maça gider. Tabi insan gibi oturmayı da bilir. Belki vaktiyle Avrupa'da başarılı olmasındandır, belki de basketbol takımları da olan üç büyüklere karşı bir protesto nedeni... Ama böyle bir taraftar Türkiye'de hiçbir basketbol takımına nasip olmamıştır. Burada bir parantez açmakta yarar var. Ankara'da PTT de İstanbul'daki Efes Pilsen kadar sükseliydi bir zamanlar. Adı Türk Telekom olunca kendini biraz da Efes gibi konumlandırdı, tabi Efes seyircisini kapamadı...
Mevzuya dönüp özetleyecek olursak; basketbol taraftarı eğitimlidir, bilet kuyruğunda kavga çıkarmaz, kültürlüdür maç sonunda sahaya sandalye fırlatmaz, devrede arkaya gidip sigara içmez; dışarı çıkar, maç sonunda kavga için beklemez, çoluklarıyla çocuklarıyla gelir; maçı oturarak izler, "İbne hakem" diye bağırmaz, oyunculara ya da antrenöre küfür etmez, taraftarı küfretti diye görevi bırakan başkan yoktur, antrenör de taraftarı beklemez; başarısız olursa kendi isteğiyle gider, taraftar maç izlerken soyunmaz, basketbolda amigo yoktur; sahaya kimse sırtını dönmez, takım gaza getirilecekse bunu herhangi biri yapar, diğerleri ona katılır, kimse basketbol maçına sırf bağırıp deşarj olmak için gitmez; esas mevzu maç izlemektir, bu nedenle de kimse eve dönüp koştura koştura maç özeti izlemek istemez; basketbol programları bu nedenle futbol programları kadar çok değildir, maçın kritiği eve gidene kadar yapılır, ertesi gün en olağanüstü pozisyonlar konuşulur; ki herkes bu konuda hemfikirdir...
Örnekler çoğaltılabilir. Ve fakat arzum ve isteğim başlıkta da belirttiğim gibi basketbol maçlarına futbol taraftarının alınmamasıdır. Peki futbol taraftarı nasıl tanınır? Şimdi "Tipine bakan anlar" diyeceğim ama ileri gitmiş olmak istemiyorum. Hal böyle olunca kapıda birkaç genel kültür sorusu sorulabilir. Genel kültür derken, "Şu andaki Başbakan'ın tam adı", "Türkiye'de hangi para birimi kullanılıyor", "ABD Avrupa'ya ne zaman üye olur" gibi "entelektüel" sorulardan bahsetmiyorum. Mesela "Efes Pilsen bir bira markasıdır, peki Kerem Tunçeri bir votka markası mıdır", "Steps nedir", "Turnike kaç adımla atılır" gibi sorular fazla fazla yeterli olacaktır futbol seyircisini tanımak için.
Lütfen basketbol sahalarına tel konulmadan bu soruna bir çare bulunsun!
14 Haziran 2009 Pazar
Vakit yok!
Zannımca doğduğum günden bugüne kadar ki zaman göz önüne alındığında en çok vakte ihtiyaç duyduğum ve maalesef bulamadığım dönemi yaşıyorum. İş, güç, eğitim, sağlık, o, bu, şu derken moda deyişle; bırakın 'sevdiklerime vakit ayıramamayı', kendime bile vaktim yok. Bakkala markete gidemiyorum, eve geç gelişim nedeniyle çamaşır yıkayamıyorum, bulaşıkları bulaşık makinesine dizmeye üşeniyorum -haliyle yıkanan bulaşıklar da makinede kalıyor-, canım yeğenlerimi göremiyorum. Yani blog mlog yazmakla uğraşacak 'an' bile yok! Hal böyleyken tabi hayat da gidiş yolundan not vermiyor, sınıfta kalıyorum. Ve kolumu uzattığımda değecek bir başkasına ihtiyaç duyuyorum; tam da bu zamanda...
4 Haziran 2009 Perşembe
barselona
Benimle aynı duyguyu, düşünceyi paylaşan, kıçı kırık ispanyolcamla kılı kırk yararak konuştuğumu bir kerede anlayan ve tekrar ettirmeyen bu insanları, ispanyolları seviyorum!
1 Haziran 2009 Pazartesi
25 yaşa güzelleme ya da bireysel özgürleşme
Son birkaç yıldır üzerinde en çok düşündüğüm konu bu… 25 yaş hatıralarım ve üzerinden geçen 6 koca yıl… 6 koca yıl diyorum gerçekten de benim üzerimdeki değişimi inanılmaz oldu. Buradaki inanılmaz “iyi” anlamda değil; zira bu durumdan memnun olduğumu söyleyemem.
Vaktiyle çalıştığım bir iş yerinde bir arkadaşım, “30 yaşından sonra hücreler kendini yenilemiyor” demişti. Bu cümleyi kurmasının nedeni sigarayı bırakma nedenini açıklamak içindi. Ama artık çok daha derin anlamları olduğunu düşünüyorum. Enteresan “Düşünüyorum” dedim; artık çok fazla yaptığım bir eylem değil aslında. Eskiden her şeyimle bağlı olduğum arkadaşlarıma, aileme, işime, okuluma, sevgililerime artık sadece pamuk ipliğiyle bağlıyım. Giderek her şeyden daha fazla uzaklaşıyorum. Eskiden ev insanlarla dolup taşarken artık kimse gelmesin istiyorum. Eskiden yanımda arkadaşlarım olduğu için gittiğim yerlerde artık oraya gitmek istediğim için arkadaşlarım oluyor. Hayatta karakter olarak en çok ihtiyacım olan şey, aidiyet duygum artık yok ya da giderek azalıyor. Etrafımda bu kadar çok insan varken, aslında sadece pek azına hala bağlıyım. Her şeye daha az değer veriyorum. Bu da büyük hayal kırıklıklarına neden oluyor, çok üzüyor ve acı veriyor. 25 yaşında pembe hayallerim yoktu, ayaklarımın yere basmadığı havalarda gezdiği dönem değildi. Peki farklı olan neydi? Neden daha çok insana güvenebiliyordum? Neden daha çok aşık olabiliyordum? Neden yaptığım her şeyi daha çok ciddiye alıyordum? Bunların cevabı yenilenen hücrelerde yatıyor zannımca. Ya da şu anda yenilenmeyen hücrelerden…
Peki bunun adı ne? Bir başka deyişle bireysel özgürleşme denilen şey bu mu? Gelinen noktada hissiyatım, her şeyi kendi kendime yapabilme gücümden mi kaynaklanıyor? Bu gerçekten bir güç mü yoksa bireysel özgürleşmenin getirdiği şey bireysel yalnızlaşmadan başka bir şey değil mi? Trajikomik bir durum var aslında ortada; hayatımın en hareketli döneminde bir takım manalı ya da manasız kitapları okuyup toplumsal özgürleşmeyi savunurken, bugün –kendi isteğimle- özgür ve yalnız bir bireyim. Ve artık toplumsal özgürleşmeyi savunacak enerjim yok… Saçma sapan bir düşüncenin tam da ortasındayım. İki taraf da eşit uzaklıkta ve ben bir tarafa gitmek için düşünüp dururken yaşam da akıp gidiyor…
Artık yaşlı ve yalnız insanlar için üzülmüyorum. Çünkü kendimde ola gelen gelişmelerden anlıyorum ki aslında bu yalnız kalma işi insanın tamamen kendi isteğiyle olan bir şey. Elin ayağın tutarken yalnız kalmak istiyorsun; elden ayaktan düştüğünde etrafında tek bir insan olmuyor. Bu da bireysel özgürleşmeye toplumun oynadığı bir oyun değil mi?
Vaktiyle çalıştığım bir iş yerinde bir arkadaşım, “30 yaşından sonra hücreler kendini yenilemiyor” demişti. Bu cümleyi kurmasının nedeni sigarayı bırakma nedenini açıklamak içindi. Ama artık çok daha derin anlamları olduğunu düşünüyorum. Enteresan “Düşünüyorum” dedim; artık çok fazla yaptığım bir eylem değil aslında. Eskiden her şeyimle bağlı olduğum arkadaşlarıma, aileme, işime, okuluma, sevgililerime artık sadece pamuk ipliğiyle bağlıyım. Giderek her şeyden daha fazla uzaklaşıyorum. Eskiden ev insanlarla dolup taşarken artık kimse gelmesin istiyorum. Eskiden yanımda arkadaşlarım olduğu için gittiğim yerlerde artık oraya gitmek istediğim için arkadaşlarım oluyor. Hayatta karakter olarak en çok ihtiyacım olan şey, aidiyet duygum artık yok ya da giderek azalıyor. Etrafımda bu kadar çok insan varken, aslında sadece pek azına hala bağlıyım. Her şeye daha az değer veriyorum. Bu da büyük hayal kırıklıklarına neden oluyor, çok üzüyor ve acı veriyor. 25 yaşında pembe hayallerim yoktu, ayaklarımın yere basmadığı havalarda gezdiği dönem değildi. Peki farklı olan neydi? Neden daha çok insana güvenebiliyordum? Neden daha çok aşık olabiliyordum? Neden yaptığım her şeyi daha çok ciddiye alıyordum? Bunların cevabı yenilenen hücrelerde yatıyor zannımca. Ya da şu anda yenilenmeyen hücrelerden…
Peki bunun adı ne? Bir başka deyişle bireysel özgürleşme denilen şey bu mu? Gelinen noktada hissiyatım, her şeyi kendi kendime yapabilme gücümden mi kaynaklanıyor? Bu gerçekten bir güç mü yoksa bireysel özgürleşmenin getirdiği şey bireysel yalnızlaşmadan başka bir şey değil mi? Trajikomik bir durum var aslında ortada; hayatımın en hareketli döneminde bir takım manalı ya da manasız kitapları okuyup toplumsal özgürleşmeyi savunurken, bugün –kendi isteğimle- özgür ve yalnız bir bireyim. Ve artık toplumsal özgürleşmeyi savunacak enerjim yok… Saçma sapan bir düşüncenin tam da ortasındayım. İki taraf da eşit uzaklıkta ve ben bir tarafa gitmek için düşünüp dururken yaşam da akıp gidiyor…
Artık yaşlı ve yalnız insanlar için üzülmüyorum. Çünkü kendimde ola gelen gelişmelerden anlıyorum ki aslında bu yalnız kalma işi insanın tamamen kendi isteğiyle olan bir şey. Elin ayağın tutarken yalnız kalmak istiyorsun; elden ayaktan düştüğünde etrafında tek bir insan olmuyor. Bu da bireysel özgürleşmeye toplumun oynadığı bir oyun değil mi?
Hoşgeldim
Buraların yenisiyim. Hoşgeldim mi bilmiyorum. Gezelim görelim yaşayalım tadında bir şey mi olacak, yoksa meslek dolayısıyla yoğunlaştığım haberler mi yer alacak; bunu henüz ben de bilmiyorum. Ama şimdiden emin olduğum şey şu ki; ülkeler ve fotoğrafları mutlaka bulunacak. Uzun aralıklı depresyon, bir iç sorgulama da zannımca tuzu biberi olur. Neyse... En kısa zamanda tekrar görüşeceğiz...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)