5 Ocak 2012 Perşembe

Sisler icinde oynadık, ama kazandık

Yahu bu Beşiktaş'ım bizi bir gün öldürecek.. Bilmem kaç zaman yıldır maca gidiyorum, söyle oturduğum yerden çekirdek çitleye çitleye mac izlediğim olmadı...illa bir sac bas yolunmasi olacak ki Besiktas'in maçına geldigimizi bilelim. Öncelikle o ne bicim staddi öyle... Numaramıza oturduk, bütün trübünü sulamışlar, koltuklar sirilsiklam... Milletin bastığı tas gölet haline dönmüş. Tamam hava fens değil de sonuçta kış, güneş Batı'nda donduk resmen... Neyse mac başladı.. Almedia'yi artık ne diye oynatıyorsun bre Carvalhal??? Pektemek var, ne zaman yüzünü yere düşürdü senin? Üstelik Eskişehirspor'un kalecisi 2 metre, adam bütün kafa toplarını ziplamadan aldı. E üstelik son 4 maçtır tam bir kazma... Kafasına gelen toplara bile vuramiyor, e biz bile görebiliyoruz bunu... Neyse Allah'tan 2-0 kazandık... Maçtan notlar... - o kadar fazla sis vardı ki mac iptal olacak sandık bir ara... Uzak kaleyi görmek mümkün degildi. - eses taraftarı dönüldü, bunda takımlarının kötü oynaması da sebep oldu zannında. - simak sakatlıktan çıkıp haftalar sonra takıma katıldı ve seyirci tarafından çok alkışlandı. - pektemek'in adam geçerek attıgı gol bence maçtaki en akıl dolu hareketti. - Oley Oley oleyyyy Beşiktaş'ım Oley oleyyyy koy su eses'e koy su eses'e kalsın nefes nefese adlı slogan yeni olması itibarıyla çok hoşuma gitti. - macı 2-0 Beşiktaş kazandı...

4 Ocak 2012 Çarşamba

Hooooop bende :))

Yeniden blog mevzusuna başlayım dedim. Aslında hep yazmak, durmamak istiyorum ama insan ya sürekli yazıyor, ya da yazmıyor. İkisinin ortasını bulmak zor... Ama bundan sonra buralardayım yaşşaaaa...

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Yeni nesil rock müzik

Şahane bir akşam geçirdim. Sabah'çılarla birlikteydim... Aslında toplaştıklarından haberim bile olmayacaktı ama şans diyorum... Her ne kadar geç gitmiş de olsam kısa zamanda pek çok içerek onlara yetiştim. Alen'i görmek de yaradı bana tabi bir Beşiktaşlı olarak, onu gördüğümde nedense huzur geliyor bana, Beşiktaşımın maç kazanması gibi bir duygu kaplıyor benliğimi; az da olsa onun etkisi olmasından zannımca. (Azımsadım ve ayıp mı ettim?)
Neyse konuya dönelim... Alkolleri alıp zihnimizi yerli yerine oturttuktan sonra sıra eve gitmeye geldi tabi. Ufuk'un Peugeot olduğunu sonradan öğrendiğim 3008 diyip durduğu arabasına bindik. Ufuk o sırada uzayda dolaşıyor olduğu için arabayı Tarık kullandı; ben de önde oturdum. Radyodan şu istasyon bu istasyon derken Rock Fm'e takıldım. Geç vakit olmasına karşın henüz hard core çalmaya başlamamıştı. (Şu anda Ozzy Osbourne çalıyor. En son civcivleri çiğnediği klibini izlemiştim. 20 seneden fazla olmuştur zannımca...) Tanımadığım şarkılara rastladım. Tınıları aynıydı ama solo gitar sanki daha ön planda gibime geldi; en sevdiğim şekilde. Üç şarkı üst üste tanımadığım, bilmediğim, duymadığım, hatırlamadığım şarkılar çaldı. Bizim zamanımızda (Yani 'metalci' olduğum 12 yaşımdan itibaren) iki çeşit müzik vardı. Biz hepsine metal derdik. Biri Iron Maiden (ki şimdi çalmaya başladı, bunların hala bir radyo kanalında çaldığı aklımın ucundan bile geçmezdi) ikincisi daha bi ne bileyim Deep Purple tarzı... Biz hepsine metal derdik; metalcilerdik; metalci olmak Metallica'nın One'ını ezbere bilmekten geçerdi... Velhasıl, uzun lafın kısası, yeni rock kültüründe metal gibi dinamik ama gitar solo gibi duru ritimler duydum ben bugün ve şaşırdım. Acaba dedim, eski şarkılar da ben mi bilmiyorum? Ama arabada herkes benimle aynı duyguları paylaşıyor gibi geldi; belki sarhoşluktan. Zira Ufuk pop müzik dinlemek taraftarıydı :o)
Eve geldim velhasıl...
En sevdiğim Mateus'la (Mateuş diye okunur) devam ediyorum...

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Sigaraya özlem

Komşum 5 sene 3 aydan sonra yeniden sigaraya başlıyor. Çok korkuyorum!!!

Şarap bana yaramadı

Yahu ne güzel yeni bulmuştum kendisini ama erken kaybetmek zorunda kaldım. Zira beni melankolik yaptı. Mutsuz oldum, kederli oldum, geçimsiz oldum. Bunlardan geçimsiz olanı zaten bende hep var, var olmaya da devam edecek ama diğer ikisi civarımdan geçemeyecek hoşlaşmadığım özellikler.
Peki ben bunu nasıl keşfettim? Uzuuuun şarap içme (hatta bu seansları eve taşıma) döneminde işte bu acayip kılığa büründüğümü gördüm. Tabi bunu şaraba yormadım. Genel olarak yoğunluk, stres, yorgunluk, zamansızlık gibi elimde olmayan durumlardan kaynaklı olabileceğini düşündüm. Ta ki geçen hafta akşam saat 21.30'da Beyoğlu'nun ara sokaklarından gelen kebap kokusunu duyana kadar. Aklıma bir anda rakı içtiğim günlerdeki mutlu ve neşeli zamanlarım geldi. (Mutlu ve neşeliyi ilk defa aynı cümlede kullanıyorum. Çünkü artık aynı anlamlara gelmediğini biliyorum. Heyhat!) Dalıp hemen adanayla bir duble rakımı sipariş ettim. Veeeee budur! Tabi ikinci ve üçüncü duble de geldi ardından; deymeyin keyfime! Hala kendimi daha iyi hissediyorum ve 'tedavi' olduğumu hissediyorum. Her ne kadar Barselona dönüşü dayanamayıp kendime yeni bir Rioja almış olsam da artık şaraplı günler yok. Ya da artık rakısız günler yok. Evet evet bu daha iyi oldu, ikisini de içersem normal bir insan olabilirim...

3 Temmuz 2009 Cuma

Fütüristler

1965–1979 - X Kuşağı: En yaşlısı 43, en genci 29 yaşında. Merdaneli çamaşır makinesi, transistorlu radyo, bantlı teyp, pikapla tanıştılar, kullandılar. Sadakat duyguları duruma göre değişir, daha iyi kariyer imkanları ararlar, çoğu teknolojiyi kerhen, zorunluluktan kullanmaya başladı. Toplumsal olaylara duyarlılar, iş motivasyonları var, otoriteye saygılı ve kanaatkarlar.


Yukarıdaki benim de içinde bulunduğum neslin tanılaması; fütüristlere ait. 1946-1964, 1965-1979, 1980-2003, 2000-2021 olarak dörde ayırmışlar mevzuyu. Ve fakat en az yeri bize ayırmışlar. Genel olarak saptamalarına katılmakla birlikte bizim neslin bu dört dönem arasındaki en şanslı nesil olduğunu düşünüyorum; tabi dezavantajlarıyla birlikte. Zira biz merdaneli çamaşır makinesini de gördük, otomatik çamaşır makinesine de tez zamanda alıştık. Tam bir karma nesliz biz. Ekonomik olarak değil ama ithal ikamesiyle yaşadığımız dönemde tadelle ve elvan gazozla beslendiğimiz oldu, snickers ilkokula yetişmedi. Bizim zamanımızda Yerli Malı Haftası yapılırdı. Herkes evinden yiyecek getirir, hep birlikte yenirdi. Gücümü ilk kanıtladığım yer bu Yerli Malı Haftası olmuştu. Erkekler bile tiksinirken, dağıtılan yumurtayı çiğ çiğ bir kerede atmıştım ağzıma, herkes çok saygı duydu, ta ki sonraki yıl sınıfımıza yeni gelen Adem de bunu yapana kadar...
Otoriteye saygılıyız, evet ama bunun saygıdan değil, otoriteyi bilmemekten kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü bizim zamanımızda ayrımcılık yapıldığını söyleyerek ayrımcılık yapan insanlar yoktu. 4-7 yaş aralığında üç yıl Diyarbakır'da yaşadım. Kimse ben Kürt'üm demedi, zira benim de Türk olduğumdan haberim yoktu. Tatillerde adı bana garip gelen benim yaşımdaki çocuklarla tanışıp nedenini bizimkilere sorduğumda "E o ismi beğenmişler" yanıtını alırdım, kimse "Onlar Ermeni ya da Yahudi demezdi"; onların ana babaları der miydi, bilmiyorum. Şimdi bunları anlatınca, "Korkudan söylemiyorlardı" deniyor; peki biz de mi korkuyorduk?
Velhasıl bu yazdıklarım gibi romantik bir çağda yaşadık biz.
Amaan neyse manasız oldu, bu çağda bunları anlamaya çalışan yok, ben gidip yemeğimi yiyeyim en iyisi...

Tatil

Temmuz da geldi. Herkes tatil planı yapıyor, ben de yapıyorum ama 15 Ağustos'a daha çok var. Yase duy sesimi; gidelim Ölüdeniz'e yine güzel güzel. Takılalım, yüzümüzü güneşe dönelim, kolye alalım boncuklardan, tacize uğra sen sonrasında, kremleneyim gün boyu; gölgede kitap okuyayım, sen de güneşin altında uyu, yan cayır cayır, acılar çek gece boyunca, eczaneden gidip yanık ilaçları alalım, turistle (burda turist biz oluyoruz) ilgilenmeyen dükkanlardan alışveriş yapmaya çalışalım, Dalyan'a gidelim; dünyanın en yakışıklı insanını görelim, sonrasında bu en yakışıklının İngiliz çıkmasına hayıflanalım, "Yok canım annesi ya da babası başka millettendir" diyelim, çürük yumurta kokan çamura girelim; ayağımız kaysın, ben söyleneyim sen beni çamurla; sonra çıkıp kendimizi kurutup o iğrenç suyun içine dalalım, Help'e gidip Kübalıları dinleyelim, Margarita içip sarhoş olalım, hep coşalım hep coşalım.